"Amaaan ne gerek var çocukları götürmeye, anlayacaklar mı sanki?", "sen de kendine yeni yeni icatlar çıkarıyorsun!", "çocukla bu kadar eziyete ne gerek var?" benim günlük yaşamda sık sık duyduğum, duyar duymaz beni demotive ettiği için de yanından kaçtığım cümlelerden. 

 

Geçen sene çocuklu tatilin sınırlarını çizmiş, pek çok çocuklu aileye cesaret vermiştik. "Çocuktan sonra hayat standartlarının değişmemesi laaazım" diye gezen çocuksuz ailelerin, çocuğa karışınca nasıl dağıldığına tanık olurken yine de ayakta kalıp onlara güç vermiştik. 1 İtalya ve 1 Yunan Adaları gemi turu sonrası tatil nasıl bitmişti? Gittiğimizden daha yorgun, ama çok keyifli. Yanımıza bir sürü güzel anı kalmıştı. Çocuklar hiç bir kitaptan öğrenemeyeceği şeyleri görmüşlerdi. Zaten bizim amacımız da bu değil miydi, yaşayarak öğrenme.

 

Evet her şey "yaşayarak öğrenme" arzusu ile başladı. Beyin uyuşturucusu saydığımız televizyonu hayatımızdan atışımızdan beri çocuklara neyi nerede öğretebiliriz diye okuduk-araştırdık durduk. Hala da çabalıyoruz bu yönde. Kimilerine bu düşünce çok abes geliyor. "Çocuğun tvden öğrenebileceği bir sürü şey var" savını savunanlar çok. Çocuğu evde kendi haline bırakırsan, ya da koltuğuna sıkı sıkı bağlar gezdirmeye çıkarırsan tabi ki bir şey öğrenemez o çocuk. Çocukluğun doğasında 5 duyuyu tanıma gizli. Öğrenebilmek için sadece bakmayacak, her şeyi koklayacak, tadacak, dinleyecek ve dokunacak. 

Güncellemeler için

Bakınız resimde annesi ne de güzel öğretiyor çocuğuna değil mi Ipadden! Zaten imajın kendisi belli ediyor rengini. Saçı fönlü, yüzü makyajlı, hanım hanımcık giyinmiş(bu konuda bu aralar çok dertliyim, ayrı bir yazı konusu) kız çocuğu ne de güzel öğreniyor. Kirlenmek yok, dağınıklık yok, zahmet yok. İki dakika sonra annesi tamamen verir eline tableti gider bir de. Son zamanlarda öğrenme sistemi bu yöne kaymaya başladı.

 

Çocukların öğle uykularında sığındığımız AVMlerde epey gözlem yapma şansı buluyorum bu aralar. Pusetteki çocuğu çığlık çığlığa ağlarken mağazaları gezen annelerden, çocuğu yanına oturtup birlikte kahve içen babalara kadar(çocuklara kahve içirilmesi de ayrı bir sorun ya, son zamanlarda pek moda oldu. bir de iyi birşey yapıyoruz özgüvenleriyle paylaşıyorlar kahve keyiflerini) kendine döndü ebeveynler. Sorsan haklılar, bütün hafta çalışıp yoruluyorlar. Biraz dinlenmek, eğlenmek onların da hakkı. Peki çocukların hakkını kim koruyacak. Madem bakmak bu kadar zor gelecekti, ne diye doğurdun ki de denmiyor!

 

Neyse döneyim ben bu hızını alamayan ebeveynlerin kendi miskinliklerini haklı çıkarmak için bizim aktivitelerimize çamur atışına. Ben çocuğuma çiçeği-böceği, hayvanı, doğayı kitaptan televizyondan öğretmiyorum. Televizyonda maç açıp da "bizim kızlar maç hastası" demiyorum. Buyrun gelin maça gidiyoruz diyorum. 

 

Geçen sene Seleni doğurmadan 1 gün önce Dafneyle gittiğimiz basketbol maçının detaylarını yazmıştım. Buyrun burada. Dafne spor salonu ortamına alışık olsa da Selen için yeni bir deneyimdi. Zaten yüksek sesten, daha doğrusu fanatik timsah taraftarlarının anlamsız tezahüratlarından, korktuğu anlar oldu. İki kızımın kim annemin kucağına oturacak diye bağırdığı anlar da.

 

Başa sarayım filmi; geç kalarak gittik salona. Otoparkta tabi ki yer kalmamıştı ama arabanın içindeki iki küçük çocuğu gösterip en azından kapıya yanaşmayı rica ettim. Görevli "kadın zaten deli, iki çocukla maça gelmiş, hiç bulaşmayayım" bakışı atarak "buyrun hanfendi buraya park edebilirsiniz" diyerek VIPye yönlendirdi beni :)

 

Tofaş biletleri kalmadığı için bizi GS tribününe yönlendirince yavaş yavaş içimdeki atmaca anne ortaya çıkmaya başladı. Boynumuzda Tofaş atkılarıyla nasıl girelim cimbomluların arasına. Kaldı ki bir Fenerbahçeli olarak pek de severiz kendilerini!

Görevli pes etti sonunda, boş yerlere yönledirelim o zaman sizi dedi. Kombine biletlilerin arasındaki boş yerlere dağıldık.

Benim oturduğum koltuk ikinci sıradaydı ve önüm de boş olduğu için çok rahat izledim. Maçın GSla olmasının tek güzel yanı Kerem Gönlüm'le Ender Arslan'ı yakından görebilmekti :)

 

Başta Dafne benim kucağımda, Selen annemdeydi. Ama Selen ağladı durdu. 2. periyottan sonra Dafı anneme verip Seleni aldım. Bu sefer de Dafne ağlamaya başladı. Bir ara ikisi de kucağımda oturuyordu :)

Dönüşümlü kucağımda gezen kuzular :)

Selen pek anlamadı evet. Ama Dafne 10 Kasım 2013te gittiğimiz maçtan hatırladıklarını anlatınca "tamam bu kadar zorluğa değmiş" dedim. 3. periyotta tribünler iyice kızıştı. Kızlarımı sevmeye gelen bir polis de "çıkışa yakın bir yerlere oturun isterseniz" deyince bizim için maç süresi bitti. Zaten annemin de kolundaki sızı dayanılamayacak kadar artmıştı. Maçın sonunu beklemeden çıktık biz de.

 

İlerleyen yıllarda belki kombine bilet alıp daha rahat koşullarda gideriz kızlarla izlemeye...

 Annemin yüzündeki sızı ifadesini görüyorsunuz değil mi?

Benim gözümde anneanneliği annelikten de yüce kılan işte bu.

Çocuklarına ve torunlarına verdiğin önem..

Dönüşte boyunlarında Tofaş atkılarıyla arabada uykuya dalan kuzular :) 

Yaşayarak Öğrenme

14.04.2015

designed by

BurcuBilir

  • Black Facebook Icon
  • Black Pinterest Icon
  • Black Instagram Icon